İçeriğe geç
Ekim 14, 2026

İki Yüreğin Destanı

Şair: Süleyman Özgüven

İKİ YÜREĞİN DESTANI

Derler ki bazı sevdalar
bir insanın kalbine değil,
kaderine yazılırmış.

Bizimki de öyle başladı…

Bir dağın ardında
güneş daha doğmamışken,
ayazın toprağı bıçak gibi kestiği
bir sabah vakti
sen çıktın karşıma.

Ne bir düğün vardı o gün,
ne davul, ne zurna…
Sadece iki çift göz
birbirini buldu.

Ama o bakışın içinde
bir ömür vardı.

Ben seni gördüğüm gün
dünyanın bütün yolları değişti.
Kervanların yönü sana döndü,
rüzgar adını taşıdı,
gece yıldızlarını senin için yaktı.

Ben o gün anladım:

Bazı insanlar insan olarak gelmez dünyaya bir başkasının kaderi olarak gelir.

Sen benim kaderimdin.

Sonra yollar girdi aramıza.
Dağlar yükseldi,
geceler uzadı,
eller başımıza değdi,
diller konuştu…

Olmaz, dediler.

Unut, dediler.

Sevda karın doyurmaz, dediler.

Ben durdum ve sustum..

Çünkü bazı cevaplar
dille verilmez.

Ben cevabımı
yüreğimle verdim.

Bir gece
ayazın ortasında
atımı sürdüm sana doğru.

Arkamda bir şehir,
önümde binlerce kilometre,
içimde tek bir isim vardı.

Sen.

Ne kar korkuttu beni,
ne boran,
ne uçurum,
ne karanlık.

Çünkü insan
sevdiğine gidiyorsa
yolun uzunluğu neye yarar?

Gerekirse
dağları aşarım dedim.

Gerekirse
geceyi sabaha bağlarım.

Gerekirse
bir ömrü beklemeye veririm.

Ama senden vazgeçmem.

Sen de o gecelerde
pencerenin önünde
sessizce beni bekledin.

Kimse bilmedi.

Kimse duymadı.

Bir tek yıldızlar gördü
gözlerinden akan yaşları.

Bir tek rüzgar duydu
gecelere fısıldadığın adımı.

Ve sen her gece
başını göğe kaldırıp:

Allah’ım, dedin,

Bir ömür istemiyorum…

Yeter ki
bir kez olsun
sevdiğim adamın elini tutmayı nasip et.

Duaların dağlara çıktı.

Dağlar duanı aldı.

Ve bir sabah
uzaktan bir atın nal sesi duyuldu.

Önce köpekler havladı.

Sonra kapılar açıldı.

Sonra bütün köy sustu.

Çünkü sen
o sesi herkesten önce tanıdın.

O bendim.

Yıllar sonra değil,
sanki bir ömür sonra
geldim sana.

Sen kapının önüne çıktın.

Ben attan indim.

Birbirimize baktık.

Ne sen konuşabildin,
ne ben.

Çünkü bazen
hasretin söylediğini
binlerce kelime söyleyemez.

Ben ellerini tuttum.

Ellerin buz gibiydi.

Avuçlarımın içine aldım.

Ve sana yalnızca şunu söyledim:

Bekledin mi?

Gözlerinden iki damla yaş düştü.

Başını göğsüme yasladın.

Ben seni beklemedim,b dedin.

Ben seni
yaşadım.

O an
dünya sustu.

Dağlar sustu.

Rüzgar sustu.

Zaman bile
bir anlığına yolundan döndü.

Çünkü iki insan
yıllar önce yarım bıraktıkları
bir cümleyi tamamlamıştı.

Sonra bizim için
bir ev yaptık.

Büyük değildi.

Bir sobası vardı.

Bir penceresi,
bir avlusu,
birkaç ağacı…

Ama o evin içinde
dünyanın bütün saraylarından
daha büyük bir şey vardı:

Biz vardık.

Sabahları çay koyardın.

Ben odun taşırdım.

Sen gülerek:

Üşüdün mü? derdin.

Ben:

Sen yanımdayken
insan üşür mü? derdim.

Akşamları kar yağardı.

Pencereye vuran her kar tanesi
sanki geçmişteki bütün acılarımızı
örtüp giderdi.

Ve biz
aynı sofrada
aynı ekmeği bölüşürdük.

İşte o zaman anladım:

Aşk,
yalnızca birbirine bakmak değilmiş.

Aşk,

aynı yorgunluğu paylaşmak,
aynı ekmeği bölmek,
aynı duaya ellerini kaldırmak,
birinin sustuğunu
ötekinin gözlerinden anlamakmış.

Yıllar geçti.

Saçlarımıza ak düştü.

Yollar kısalmadı belki
ama biz yaşlandıkça
birbirimize daha çok yaklaştık.

Bir gün sen
başını omzuma koyup:

Bizim hikayemizi
kim anlatacak? diye sordun.

Gülümsedim.

Dağlar anlatır, dedim.

Rüzgar söyler.

Bizden sonra gelenler
bir kayanın üzerine adımızı görür.

Bir türkü yakarlar bizim için.

Derler ki:

Bir zamanlar
iki yürek varmış.

Dünyanın bütün engellerine rağmen
birbirinden vazgeçmemişler.

Ve sonunda
sevda kazanmış.

Sonra elini tuttum.

Bak, dedim,

Bizim hikayemizin
en güzel yeri daha bitmedi.

Ne?

bSon nefesimiz.

Çünkü ben
ölümün bile
bizi ayıracağına inanmıyorum.

Bir gün
bu dünyadan gidersem
adını son kez anacağım.

Sen benden önce gidersen
adını son kez değil,
her gün anacağım.

Ve inanıyorum ki
öte tarafta da
bir dağın yamacında
iki kişilik bir ev vardır.

Kapısında iki sandalye.

Ocakta iki çay.

Penceresinde akşam güneşi.

Sen yine bana

Çayın soğuyor, dersin.

Ben yine:

Sen yanımdasın ya,
dünya ısınıyor, derim.

İşte bizim aşkımız budur.

Ne bir masal kadar uzak,
ne bir rüya kadar kısa.

Bir ömürden uzun,
ölümden eski,
zamandan güçlü…

Ve eğer bir gün
biri sorarsa:

Gerçek aşk nedir?

Onlara bizi anlatmayın.

Bırakın dağlara baksınlar.

Çünkü bizim sevdamız
iki insanın hikâyesinden çıktı artık.

Bir dağın türküsü,
bir gecenin duası,
bir ömrün yemini oldu.

Ve bu destanın sonuna
şu cümleyi yazın:

Onlar birbirlerini öyle sevdi ki. zaman onları yaşlandırdı,
hayat onları sınadı,
dünya önlerine duvarlar ördü…
ama hiçbir şey
iki yüreğin birbirini
bulmasına engel olamadı.

Çünkü bazı aşklar
başlamaz…

Doğar.

Bazı sevdalar
bitmez…

Ölümsüzleşir.

Bazı insanlar
hayatımıza girmez…

Kaderimize yazılır.

Benim kaderime de
sen yazıldın.

Ve ben
bu dünyada bir kez sevdim.

Seni.

Bir kez yandım.

Sana.

Bir kez yemin ettim.

Ömrümün sonuna kadar.

Adını da
bu yüzden
SEVDA koydum.
Süleyman Özgüven

“Radyo; sadece ses değil, yüreğe dokunan bir dosttur…”
Canlı Yayın
BAĞLANIYOR
▶ GÖNÜL MISRALARIGoogle Play’den İndir